2 Eylül 2015 Çarşamba

Daisy/Papatya



“Benim için papatyalar ay çiçekleri gibidir. Von Gogh ay çiçeklerini çizmiş. Ben de papatyaları...”

Hye-Young, Büyükbabası ile Amsterdam’da yaşayan,  genç ve güzel bir ressamdır.  Hafta içleri büyükbabasının antika dükkanında , hafta sonları ise Amsterdam'ın meydanında insanların resmini yapıp, tablo satarak ekstra para kazanmaktadır.  


"Çiçekler aşkı  getirebilir fakat aynı şekilde ölümü de.  Üstümdeki barut kokusunu çıkarması umuduyla onun resmedeceği çiçekleri yetiştirmeye başladım.”

Park Yi ise, Kore uyuşturucu mafyasının emrindeki kiralık katilidir. Park Yi, bir papatya tarlasında resim yaparken gördüğü Hye-Young’a aşık olur.. .Onun çalıştığı meydanı karşıdan net bir şekilde gören bir daire kiralar ve her gün onu izler. Ancak kendini gösterme cesaretini bulamaz. Bunun yerine her gün saat 4:15’de onun dükkanının önüne bir demet papatya bırakıp ‘Flowers’ diye bağırarak ortadan kaybolur. 



“Kim olabilir ki? Bana her gün 4:15'te çiçek gönderiyor. Papatyanın anlamına baktım: Gizli aşk demekmiş!

Bu gizemli hayranından her gün aynı saatte çiçekler alan Hye-Young, hiç görmediği bu adama aşık olmuştur. Bir gün, Hye-Young kalabalık meydanda çalışırken, tesadüfen saat 4:15’de elinde bir demet papatya ile karşısına bir adam çıkar. Ama bu adam, uyuşturucuların peşindeki İnterpol dedektifi Jeong Woo’dur ve o sırada takiptedir. Ama bunlardan habersiz Hye-Young, bu adamı kendisine hergün çiçekler  gönderen, papatya tarlasında karşıya daha rahat geçebilsin diye onun için küçük bir köprü yapan katil Park Yi sanar. Dedektif Woo kızın ona karşı ilgi duyduğunu anlamış ve O da Hye-Young’a aşık olmuştur.

 Park Yİ, sevdiği kadının gülümseyen yüzünü gördüğünde, onu böylesine gülümseten adamı pencere kenarından dürbünle izlemeye başlar.  Kim olduğunu öğrenmelidir. Gizlice peşine düşer. Ama karşılacağı gerçek; bu üç kişinin hayatlarını tamamen alt üst edecektir.


Herkesin bir hikayesi vardır. Kaderin yazdığı hikayenin en büyük suçlusu tesadüflerdir.  Bir çiçek bahçesinde papatyalar açmışken, aynı çiçek bahçesinde siyah laleler yetişemez. Çünkü bu hikaye de papatyalar aşkı getirir, siyah laleler ise ölümü…
Romanlarda sevdiğimiz sözlerin altını çizeriz bazen. Bu hikayede çizmek istediğim bir replik vardı ki; beni gülümseten aynı zamanda yarım bırakan... “Flowers” 


Her gün, geçen her saat 4:15 zamanı kadar acıtmayacak canımı. Çünkü filme her açıdan bakıldığında her sahnesi anlamlı ve bir o kadar etkileyiciydi.  Güney Kore melodramlarının senarist-yönetmeni Jae-Young Kwak, senaryosunu yazdığı Daisy’de, birçok noktaya değinmiş.  Filmin Amsterdam’da çekilmesi, Amsterdam’ın  iç ve dış mekanları, kapalı mekanlarda seçilen dekoratif eşyalar,2006 yılının mimarisi filmi görsel açıdan en üst seviyeye taşıyor.

Söz konusu olan şey, filmde Güney Korelilerin çok sevdiği bir aşk üçgeni olması. Kadını seven iki erkekten biri iyi, diğeri kötü olması… Doğru kişi? Daisy filminde belli bir noktaya kadar ‘doğru kişi’ seçimini yapmak kadın için zor bir seçim olsa da kötü karaktere çizilen duygusal kimlik, güzel sanatlara olan ilgisi, klasik müzik dinlemesi gibi yaratılan bu özellikler üçgenin kötü tarafına olan bakışı değiştirebilir. Ayrıca katilin öldürdüğü kişilerin kendisinden daha kötü oldukları gerçeği, o kötü karakter üzerindeki bakışımızı değiştiriyor. Böylece Hye Young’a aşık iki erkekten hangisinin aslında doğru kişi olduğunu biliyoruz.


Jun Ji-hyun her zamanki gibi filmde mükemmel oyunculuk yeteneklerini sergilemiş. Öyle iyi bir oyuncu ki karakteri oynamıyor, adeta yaşıyor.  Büründüğü kimlik sayesinde filmde yaşanan aşkın, umudun ve beklemeyi  farklı yönlerinden izliyoruz.
Daisy filminin tanıtımı hakkında yazılan yazıları okurken birkaç cümle çarptı gözüme. Birleştirerek yazmak istedim buraya:

“Aslında bildiğimiz bir yola girip kaybolmak gibi bir film. Kaybolma kısmı pozitif anlamda kulağa hoş geliyor ama ters şekilde bulunma kısmı, o güzelim akıntıya kapılmış olanlar için negatiflik içerebilir. Daisy.. Sanki bir tablonun içinde dolaşıyor ve tüm insan olmaya özgü duygularımızı yaşıyormuşuz gibi.”


“Hayal ettiğim aşk
Bana o kadar yakın ki.
Ama tek yapabileceğim
Seni kelimeler olmaksızın izlemek.
Bu yabancı şehirde
Her gün aşkı çizerek yaşadım.
Gelmeni bekleyerek ve umarak
Papatyaları izledim.
Sonunda senin farkına vardım
Ama artık çok geç.
Ama belki de birbirimiz için yaratılmadık.
Bu aşkın uçup gitmesini hiç istemedim…”




















4 yorum:

  1. Ben şu Woo-sung Jung 'a bir türlü ısınamadım. İlk Athena'da izledim ve Cha Seung Won'a karşı olduğu için bir taktım buna o takış. Şimdi nerere görsem bi soğuyorum o film ya da diziden :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İlk izlenim her şeydir ya sanırım canlandırdığı karakterden dolayı soğumuşsun ama bence bu film izlenmeye değer ^^

      Sil
  2. Sürekli karşıma çıkan bu filmi erteleye erteleye bir hal olmuştum. Yazın, haritam oldu. O kadar güzel ifade etmişsin ki... En kısa sürede izleyeceğim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Cok anlam yüklü bir film bu filmi izledikten sonra papatyalar daha anlamlı gozukecek gözüne. En kısa zamanda izlemelisin^^

      Sil

Blogumdan geçip giderken yorum bırakmayı unutma ^^
Çünkü Düşünceler Dünyayı Bile Değiştirebilir...